DEMİR YOLLARI


Geçenlerde,gazetelere göz atarken Ulaştırmaya Bakanımızın ! İspanyada olduğu sırada,gazetecilere,İspanyolları kastederek, '' bizim metrolarımız bunlarınkinden daha güzel '' sözüne takıldım.

Ülkemizdeki raylı sistemlerin tarihi, '' şöyle bir kaydı '' hafızamdan.Hayata geçirilişi ile büyük bir gelişme kaydetmiş idik.
Hatta ilk metro sistemi de,1875 Yılında işletmeye açılmıştı. Bu günkü ,Beyoğlu ile Galata arasında .
Yine 1800 lü yılların sonlarına doğru Avrupa'dan hareket eden bir tren,İstanbul üzerinden tüm ortadoğuya kadar gidebiliyor idi.

Brükselden çıkıyor,Paris,Bern,Belgrat,Sofya,İstanbul,Ankara,Mardin'den, bir kısmı bağdat tarafına,bir kısmı Şam,Kudüs,Kahire'ye...........
Ünlü Oryantalist Tren, Orient Ekspres'te,ilk seferine 1883 Yılında başlamış ve İstanbul'a gelmişti.Batının ünlü zenginleri,krallar,devlet adamları,ünlü sanatçılar Avrupan İstanbul'a,oradan tüm ortadoğuya bu trenle gitmişlerdi.
Bu gezintiler, Avrupalılar için Türkiyeyi Avrupa'ya bağlayan pahalı bir moda olmuştur.
Adı geçen tren,raylar üzerinde giden adeta bir saraydır.Süper zenginlerin ve soyluların bir birleriyle yarışırcasına seçtikleri yolculuklara kimler katılmamıştır ki;Alman İmparatoru 2.Wilhelm,Bulgaristan Prensi Ferdinant,Edebiyatçı John Dos Passos,Matahari,Agatha Christie,Kalust Gülbenkyan,Maurice Barres,Le Corbusier,Ernest Hemingvay,Alfret Hichcock,Greham Greene,Lan Fleming v.d.nice şöhretler.
ekspres'in bizdeki en ünlü yolcularından biri ise;3 Mart 1924 te hilafet kaldırıldığında ve ertesi sabah Avrupaya'gönderilen Halife Abdül Mecit Efendi idi.
İki Büyük savaşta da çalışan bu ekspres,Nazi Almanyası ve zamanın Hitleri tarafından devletleştirilince raylardan çekiliyor.
Bu kısa öyküyle birlikte ,Cumhuriyet Türkiyesi'nde Yine, trenin hazin sonuna kadar,yabancıların elinde bulunan demir yolları şirketleri bir bir devletleştiriliyor.
Bundan sonra ise adeta tek bir çivi bile çakılmıyor.
Bizde bunlar olurken;Avrupa ve dünya sürekli bu alanda yatırımlarla uğraşıyor.
İlk Metro 1863 te Londra'da

1896 da Budapeştede
1900 de Pariste,
1904 te Newyork'ta,
1930 da Moskova'da,açılıyor.

Bin Ali Yıldırım'ın kıyas yaptığı İspanya'da, İlk Metro 1919 yılında açılıyor.Toplam 320 kilometre uzunluğuna ulaşmış.
Bizde ise;Galata - Beyoğlu arasında 1875 Yılından sonra 30 Ağustos 1996 Yılında Ankara'da açılıyor.( Temelini rahmetli Mehmet Altınsoy atmıştı )
1970 li yıllarda Rusya'dan Amerika'ya kaçmış ve henüz yeni nobel almış,Aleksandır Soljenitsin'in kitapları elime geçmiş idi.Bunlardan en ünlüleri ise '' Gulag '' ve İlk Çember di.
Stalin'in asıp kestiği dönemlerde ,aklı başında muhalif tüm düşünürler Sibirya'daki toplama kaplarına sürülüyor du.Soljenitsin'de bunlardan nasiplenen bir yazar olarak, kendisine nobeli sağlayan '' Gulag ''isimli eserini toplama kamplarında müsvetteler halinde yazarak ve yazılanların elden ele kaçırılması sonucu ortaya çıkarmıştı.
Hala bile Sibirya denilince insanın aklına olumlu şeyler gelmesi mümkün değil.
Zamanla sürgün yeri olan bu bölge,sürülenlerin de orada aile kurmaları ve kuşaklar boyu yaşamaları sebebiyle artık yaşama alanına dönüşmüş büyük kentlere sahip olmuştur.Şimdi ki Rusya Federasyonu'nun ekonomisinin candamarı olan doğalgaz ve madenler bu bölgelerden çıkarılmaktadır.
Ben de, 2004 Yılında Moskova'dan bir tirene binerek Kemerova,Tomsk ve İrkustkaya bölgesine gitmiştim.Baykal gölünün olduğu Altay sırdağları civarı.Yolculuk 4 gün sürmüştü.İlginçtir.Bu güzergahta her gün tren olmakla birlikte, ekonomik duruma göre 3,4 çeşit tren bulunmakta.Biraz daha fazla ücret ödersen 1,5 günde Sibirya'dasın .
Bu mahrumiyet bölgesi,devletin büyük bir titizlikle çalışması sonucu artık tur operatörlerinin de en önemli gelir kaynağına dönüşmüş durumda.
Biz, yıllarca yerimizde sayarken eski adıyla SSCB Tüm kuzeybatı ülkeleri,Estonya,Litvanya,Finlandiya,Polonya Almanya v.b.,Batıda Moldova,Ukrayna,Bulgaristan,Romanya,Güney de Tüm Türki Cumhuriyetleri,Güney doğusunda Macaristan'dan Japonya ile sınır olan Viladi Vastok şehrine kadar ülkeyi demir yolları ağlarıyla döşemiş.

Yani,Almanya'dan trene binerek ve bu yolla, hiç başka ulaşım aracına gerek kalmadan Japonya sınırına kadar gidebilirsiniz. ( Bu arada Hürriyet Gazetesin den Köşe yazarı Mehmet Yılmaz'ın yazıyı yazdığım sırada bu yolculuğa çıktığını biliyorum.)
Rusya'dan Avrupaya,buradan dünyanın her tarafına günlük tren seferlerinin olduğu ve müthiş bir raylı sistemin bulunduğunu düşündükçe,Yüz yıldır mevcut raylı sisteme ilave bir kazma dahi vurulmadan ,bir kaç şehirde metro yapılması ve insanın gözlerinin içine bakarak ,1919 Yılında açılışı yapılmış,320 kilometrelik metro ağı bulunan İspanya'dan bile bizim metronun daha iyi olduğunu söylemek,kıyaslamak,nasıl bir düşünce ile tanımlanabilir bilemiyorum.
Trafik ışık ve kurallarının ne olduğunu bilmeyen ve yüzlerce insanın ölümüne neden olan öküzleri otomobil almaya özendireceğimize,vergi indirimi yaparak,ithalatın en az %25 ine tekabül eden otomobil ithalatının azaltılması akıl karı değil mi dir?
Bu alanda nal topladığımız açıktır.
Alt yapısı olmadan,yeterli raylara kavuşmadan hızlı tren getirirsen,yarın olacaklar şimdiden bellidir.
Ülkemizde,şehirlerden ilçelere,köylere banliyö hatları yapmak zor mudur?çok kolaydır.Ama,buralarda hamuduyla yutulacak develer yoktur.

                                                                                                   28.02.20010 Kemer
 

                       

DENİZ'İN ORTASINDA TARİHE BAKIŞ:

Bu yazıyı tekneden gönderiyorum.Bir limandan .Bu benim denizde kaybolduğum bir anım.İlk öğretimde okuyan gençler için de önemli bir tarihi geçiti 0labilir

---------Hava hiç esmiyor.

Ne yapalım bilmiyorum.İstersen artık yelkenleri toplayalım rüzgar yok.

Zaten çokta sıcak.Başım patlıyor Farik.

Ben sana bu havada fazla içme demiştim,ama beni dinlemedin.

Ben biraz uzanacağım,sen artık idare edersin .

Hep ben,hep ben.Sen içersin ben idare ederim.Yat zıbar.

----------Seni seviyorum Farik.

Roma'da ,Avrupa kentlerinde toplar atılıyor,kilise çanları hiç susmuyordu.Mum alevleri ve papazların yönettiği ayinler birbiri ardına sürüp gidiyordu.Avrupa için bu çok önemliydi.Zira,İstanbul'u fetheden padişah nihayet son nefesini vermişti.

Avrupa da, Fatih Sultan Mehmet'in ölümü kutlanırken ,matem ilan eden Osmanlı'da işler karışmıştı.Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa'nın şehzadelere, babalarının vefatını haber vermeleri için yola çıkardığı iki ulaktan biri öldürülmüştü.Bunun üzerine şehzade Beyazıt Amasya'dan yola çıkmış,Konya'da bulunan Cem Sultan ise,babasının öldüğünü ancak dört gün sonra öğrenebilmişti.Osmanlı tahtı,yeni sultanını ağırlamaya hazırlanırken,ayaklanan yeniçeriler sadrazamı öldürüp Beyazıt'ın oğlu Korkut'u padişah ilan etmişti.Şehzade Beyazıt,İstanbul'a Fatih'in ölümünden tam on sekiz gün sonra vardı.Tahtın , ikinci Beyazıt'ı devlet idaresini ele alalı henüz bir hafta olmuş tu ki,Cem Sultan'ın 4000 askerle İnegöl'e geldiğini öğrendi.Kardeşinin üzerine bir ordu gönderdi hemen,ama galip gelen Cem Sultan Bursa'da padişahlığını ilan etti.Adına hutbe okutturup para bastırdıktan sonra bir mektup yazdı şehzade Beyazıt'a , teklifi , imparatorluk topraklarını eşit olarak paylaşmaktı.Beyazıt,bu mektuba ordusuyla birlikte yola çıkarak cevap verdi.Yenişehir ovasında karşı karşıya gelen iki Osmanlı ordusundan galip gelen,padişahınki oldu.

-----------------Kafam beynim patlıyor,güneş de cabası.Neden bu kadar üstüme üstüme geliyorsun ki,cehennem ateşinin provası sanki.Şimdi nerdeyiz Farik.Hiç bir yer görünmüyor.Ufuk masmavi ,deniz ve gökyüzü birleşmiş,tekne de oynamıyor.Kafamı kaldıramıyorum.

Önce Konya'ya ardından da,ailesini de yanına alarak Kahire'ye giden Cem Sultan, hac mevsimi gelince Hicaz'a geçti.Kahire'ye döndüğünde, ağabeyinden gelen bir mektup onu bekliyordu.Mektubunda,padişahlıktan vazgeçmesi halinde kendisine bir milyon akçe ödeneceği yazıyordu.Sürgündeki sultan, ikinci bir mektupla, bir daha tekrarlanan para teklifini reddederek ülkesine döndü.Tam da bu günlerde iki kardeş,şair ikinci Murat'ın torunları, divan sahibi Fatih Sultan Mehmet'in oğulları, dizeler aracılığı ile sorular sordu birbirine.

İlk sual eden,çaresizliği kelimelerinden anlaşılan Cem Sultan oldu.Sebep ne derken isyan ediyor du.'' sen bister - i gülde yatasın şevk ile handan,ben kül döşenem külhan-ı minnette sebep ne?''İkinci Beyazıt ise saltanatın kendisine kısmet olduğunu yazarken hacca giden kardeşine soruyordu'' Çün rüz-i ezel kısmet olunmuş bize devlet,takdire rıza vermeyesin böyle sebep ne,Haccacü'l -haremeynüm deyüben da'va kılarsun,Ya saltanat-i dünyeviye bunca talep ne.''

--------------Farik,Deniz sallanıyor,sallandıkça da başım düşüyor.

Nerdeyiz sence.

Sana demiştim fazla içme diye.Bana sorma, ben de bilmiyorum nerdeyiz.

----------------Tamam tamam,sana da bir şey sorulmaz ki zaten.Rüzgar gelince beni kaldır.

Padişahlıktan vazgeçmeye niyetli görünmüyordu Cem Sultan.Osmanlı topraklarına girer girmez Konya'yı kuşattı.Kardeşinin ayak seslerini duyunca Ankara üzerinden Mısır'a doğru yola çıkmak istedi ama yollar geçit vermedi.Bir davet üzerine ,bir anlaşma yaparak Rodos'a gitti.Vakit geldiğinde serbest bırakılmayı uman Cem Sultan'ı büyük bir hayal kırıklığı bekliyordu.İkinci Beyazıt'ın Rodos şövalyesi Pierre d'Aubusson'a vaat ettiği 45.000 duka altını buna engel oldu.2.Beyazıt'ın padişahlığını sürdürebilmesi için Cem Sulta'nın esir kalması icap ediyordu.

--------------Farik,nerdesin .hava hala sıcak ve akşam olmak üzere.Rüzgar da yok.Motoru çalıştırmamız gerekiyor.Ancak öyle seyir alabiliriz.

Motor çalışmıyor,aman tanrım.Farik nerdesin motor çalışmıyor.

Ben sana demiştim,fazla içme diye.İçtin ve sızdın,sonuç ortada.

Motoru kontrol et.Marş basıyor ama motor çalışmıyor.Tamam, mazot filtresini söküp bakalım.Belki filtre tıkanmıştır.

Hava da artık kararıyor,hala problemi bulamadın.

Fazla dert ettin,sanırım filtre tıkanmış,temizledim.Çalıştır bakalım motoru.

Evet evet motor çalıştı.

Problem mazot filtresindeymiş.

Tamam da, biz neredeyiz nasıl gideceğiz şimdi Marmaris'e?

Karşıda bir karartı görünüyor, bir bakalım orası neresi?

Tamam.

Bir adaya benziyor.

Evet.Yaklaş bakalım.

Evet bir ada ve çok güzel bir yer,ama,burası bizim sınırlar değil Farik,nerdeyiz biz?

Aman tanrım. Yazılar Latince değil,kiril alfabesine benziyor . Bir Yunan adası burası.

Yaklaş bakalım kıyıya doğru,evet evet Yunan adası.ne kadar sürüklenmişiz biz böyle ..!

Tanrım.ne kadar içmişim!

İsmi ne bu adanın,görebiliyor musun?

Rodos,Rodos adası.

--------------Tamam.şimdi demir atalım,dinlenelim.Yarın bakarız ne var ne yok.

Pierre d'aubusson'un elinden kurtulduğuna inanmak isteyen Cem Sultan, Papa 8.innocent'in eline düştü.2.Beyazıt,kendisini, rakibini serbest bırakmakla tehdit eden papayı da memnun etmeyi bildi.Bir süre sonra papa öldü.Bunun üzerine, halefi, Roma'ya giren Fransa Kralı 8.Charles ile anlaşarak Cem Sultanı yanına aldı,ama,13 yıl süren sürgün ve esaret hayatı şehzadeye ağır gelmişti.1495 şubatının beşinci günü hayata veda etti Cem Sultan.

2.Beyazıt 3 gün yas ilan etti onun ardından .Gıyabında cenaze namazı kıldırdı.Hayattayken varlığına tahammül edemediği kardeşinin kemiklerini alabilmek için tam dört yıl uğraştı.Dünya saltanatı için bunca hırs yaparken,kardeşi için yazdığı şiirlerde adli mahlasını kullandı.

Ne oldu,kiminle konuşuyordun öyle?

Yok Farik yok bir şey yok,kimseyle konuşmuyordum.

Sanırım bir rüya gördüm.

                                                                                                              Avukat Zübeyir DEMİREZEN 4 mayıs 2009 Rodos adası



               İKİ BÜNYAMİN,BEN,BOSTANLIK KÖYÜ VE ÜLKEM

20 Eylül 1992 Saat: 20.00. Pusudan gelip taburun bulunduğu çadırların yanında Asteğmenler için yapılan barakaların bulunduğu
odamıza geçtik.Sabah erkenden pusuya gitmemiz gerektiğinden,uyumaya hazırlanırken, birden telsizden mesajlar gelmeye başladı.
           Bulunduğumuz mezraya yakın olan, Ortaköy isimli karakolun koruması için, karakola hakim olan tepedeki tim baskına uğramıştı.
Havan,bomba ve silah sesleri arasında Astsubayın yardım çığlıklarını duyuyor idik.Çatışmalar ilerledikçe, telsizden canlı olarak çaresizce, çatışmayı dinliyorduk.Tim komutanı Astsubay şehit olan asker sayısını söylüyordu 1,2,3,4 Eks oldu..Dört askerimiz şehit olmuş bir askerimiz de kaçırılmıştı.
                Her zaman olduğu gibi,yine, İlk ateşte vurulmuştuk.Tim dağılmıştı.Karakoldaki ek birliklerin yapacağı bir şey yoktu.
Yalnızca,havandan sorumlu,havancı er, belirlenen istikametlere havan mermisi yağdırıyordu.
Bu gün, Andaç Mezrasından çatışmanın meydana geldiği Ortaköy'e gelişimizin 13.günü.Diğer karakollar gibi burası da,dört yanı yüksek dağlarla çevrili,saldırıya karşı pasif bir yer.
                    Komutanlığını yaptığım tim ile birlikte ( 4 tim,yani bir bölük ,diğer iki bölük ile birlikte sırayla on ikişer gün arayla bu karakolun korumasını sağlıyoruz. )bu tepeye pusu attık.İlk başta 21 kişi olan benim timim ise,başka bir çatışma da iki askerimin şehit olması,iki askerimin kaçırılması,Tim komutanı Üsteğmenimizin çatışmadan dolayı rapor alması ve diğer asteğmenimizin terhis olması nedeniyle 15 kişiye düşmüştü.Artık,bu kadar kişi ile pusu atmaya başlamıştım.
                  Karakolun bulunduğu köy;karakol ile birlikte dağların yamacında'' adı tarihte ipek yolu diye anılan '' yolun kıyısında yeşillik bir alana yayılmış bulunuyor..Dağlardan akan buz gibi kaynak suyu köyün her tarafını kaplamakta.Köylülerin gelir kaynağı ( tüm erkeklerin ) koruculuk başta olmak üzere ( tabii kaçakçılık ile birlikte ) hayvancılıktan ibaret.Ama,köyde hemen hemen her şey yetişmekte.
               Köy halkına gelince;Sınır köyü olduğu için,kaçakçılıktan dolayı refah düzeyi oldukça yüksek sayılır.Köyden bir kaç grup ise,asker sayesinde gelirini katlıyor.Köy halkı medeniyetin bütün teferruatına sahip olsa da, bunu yaşamına geçirememiş durumda.Herkesin altında sıfır, beyaz, toros marka araba var.
               Bölgede yaşayanlar ( birden fazla köy ) Andaç dahil,aynı aşiretten ,hepsi devlet yanlısı..!
Asker ile birlikte PKK'ye karşı savaştığı halde,gözle görülen başarısı ve kaybı yok.
Silahlı Kuvvetler ise,milli sınırlarımız ! ile birlikte bir nevi bu köylüleri koruyor.Korucuların ( şu an devlet yanlısı ) bir kısmı,daha önce Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı Bölücü terör örgütü PKK saflarında savaşmış,daha sonra pişman olup,!PKK'ye karşı savaşmaya başlamış.Ne kadar asker yanlısı gibi görünse de,tamamen bölücü örgüt ile işbirliği içindeler.Dinleri islam.İbadetlerini yapıyor gibiler,ama,her türlü pisliğe ve kancıklığa açık insanlar.
            Çıkan çatışmalarda da, zaten,kurnazca davranarak ne teröriste bir kurşun atıyorlar ne de bize.Örgüte zemin hazırlayıp kaçıyorlar.
Zaten,tim basıldığında, timin pusu attığı yer tamamen hakim tepe ve etrafında yer yer mayın bulunmasına rağmen,bizim asker kendi döşediği mayına basıp yaralanıyor.Terörisler ise, gece vakti hiç birine basmadan askerleri şehit edip kaçabiliyor.Timle birlikte pusuda ! olan koruculara birşey olmuyor.Türkiye Cumhuriyeti Devletinin maaş vererek bunları korucu yapması akıl alır gibi değil.
Benim halet'i ruhiyeme gelince;
               Beyhimdeki iç kavgalarım hala devam ediyor ve hala anlayamadığım cevabını veremediğim birşeyler var.Neden yaşıyorum,ne yapmaya çalışıyorum.Sonsuzluk içindeki bu evrende yerim ve görevim ne.İnançlarım ve düşüncelerim neyi ispatlıyor.Ben kimim.İnsanlar kim.Vurulanlar,ölenler,sağ kalanlar.Vatan sevgisi,şehitlik,hasretlik.
Bütün düşüncelerim iflas etmiş durumda.
                               Benim burada işim ne?10 Ekim 1992 Ortaköy Tepesi

Yukarıda anılan günlükte,çatışmaların da etkisiyle bozulan ruh halim sanırım açıkça görülmekte.
Askerliğimi, O zaman Siirt iline bağlı Şırnak ilçesi Andaç ve çevre kırsalında yaptım.
Bu çatışmalar boyunca,havan mermilerini isabetle terörislere sıralayan asker de ;rahmetli Aslan Demirezen 'in oğlu ve rahmetli Sultan'ın kardeşi Bünyamin Demirezen dir.Koçum benim,iman dolu göğsü gibi serhaddi vardı.
Aradan yıllar geçti.
          Bir gün bir telefon geldi.Arayan yeğenim idi.Yine,köylümüz eniştem Burhan Eser'in oğlu Bünyamin Eser.Şırnak İli,Uludere İlçesi ,Andaç'tan arıyordu.Doktor du.Oda pusuya çıkıyor,bu kez askerlerimizin yaralarına merhem oluyordu.
İki Bünyamin ve ben.Ortak tarafımız akraba ve Bostanlık'lı oluşumuzdu.
Kaderimiz vatani görevimiz nedeniyle ANDAÇ'ta kesişmişti.
              Orada yaşadıklarım, ( ve de yaşıyorum ) beni ruhen çok etkiledi.Hala da,uzaklara,hep uzaklara kaçmak istememin birinci ana nedeni bu dur.
Şu an ise,Milliyet mefhumunu kaybetmiş,ümmetçi dangalaklar yüzünden,bir zamanlar çocukluğumuzun birlikte geçtiği kürt arkadaşlarıma bile,selam vermek artık içime sinmiyor.
               Yaşanan,ama,basit gibi görünen çok tehlikeli bir sonun başlangıcına gelmeden;vatandaşlarımızın gerçeği görerek ,başörtü,imam hatip gibi uyduruk safsatalara inanmadan ve elleri titremeden oylarını vermeleri,tercihlerini yapmaları kaçınılmaz bir görev olmuştur.
Aksi halde,toprak altındaki şehitlerin nefesini,her an ensemizde hissedeceğimizi unutmamamız gerekiyor.

                                                                                                                                                 10.02.2010 Zübeyir Demirezen

                 ASKER GÜNLÜĞÜ ( 1 )

\'\' Pek çok asker görüyorum;pek çok savaşçı görebilsem keşke!
^^ Üniforma \'\' diyorlar giydiklerine:
Bari üniformanın gizlediği üni - form
(F.Nietsche )

Bu sabah çok sinirliyim.Nedenini bilmiyorum.
Gece, \'\' HAMRA \'\' adı verilen tepe yerine,biraz eteğinde korucuların tuttuğu,köyü, yüksekten gören tepenin üzerinde pusu için yerimizi aldık.

Bölgedeki köylerde bulunan 13 - 14 yaşına gelmiş erkek çocuklarının hepsi,diğer büyükleri gibi,korucu yapılıyor,kendilerine maaş ödeniyor.Devlet tarafında yer alıyorlar ..!

Bu yöntemle,hepsi kürt olan köylülerin terörist örgüt tarafına geçmesi ve olası bir çatışma durumunda,Silahlı Kuvvetlerimizin yanında yer alması düşünülmüş.Korucular,geceleri,bazen pusuya yatan timin yanında üç beş kişilik gruplar halinde kalırken ,genel olarak da,köyün korumacılığını yapıyorlar.

Son görevine çıkan kıdemli asteğmen ile birlikte akşam karanlık çökünce ,bunların yanında yer aldık.Timi,tepenin belirli bölgelerine yerleştirdikten sonra,tim ile korucular arasında konuşlandım.Kısa bir süre sonra korucular ( çoğu gençlerden oluşan 6 kişi )ateş yaktı.Yüksek sesle konuşarak gürültü yapmaya ,bulunduğumuz tepenin yamaçlarında bulunan timin olduğu yere taş atmaya ve ellerinde bulunan kalaşnikof marka tüfeklerle oyun oynamaya,tehlikeli hareketlerde bulunmaya başladılar.

Çok kızmıştım.Hemen müdahale ettim.Hepsine, yerlerine geçmelerini,gürültü yapmamalarını,ateşi söndürmelerini söyledim( Pusuda,gürültü çıkarmak ateş yakmak oldukça tehlikeli olup,teröriste görüntü verme anlamına gelir di.)Aklıma bunların bir iş çeviriyor olabileceği geldi.( Zaten hiç birini sevmiyordum.Her an hepsini kurşuna dizebilirdim.Çünkü,askerlerimin şehit olmasında bunların parmağı olduğundan emindim.Onlar da beni sevmiyordu.Köylü bana cephe almıştı.) Sen misin ikaz eden,hemen etrafıma toplanıp kafa tutmaya kabadayılık yapmaya başladılar.G3 \'ü seriye alıp ateşledim.Tam bu sırada içlerinden birisi fırlayarak üzerime ateş açtı.

Timi toplayıp hepsini yere yatırdım.Hepsini kurşuna dizecekken,tezkereye gidecek olan asteğmen bana yalvar yakar ricada bulunarak,Tabur Komutanını arayalım dedi.Tabur Komutanı Albay Ayhan\'ı aradım.Telsizime cevap vemedi,bu kez Binbaşı Süleyman\'ı aradım.Çok uğraştan sonra telsize cevap verdi.Durumu anlattım.Korucuların görüntü vermeye çalıştıklarını,ben askere görüntü olmasın diye sigara dahi içirmediğimi,bunun cezasını şehitlerle ödediğimizi,bu densizlerin ise \'\' Tüm üst rütbeli subaylar dahil,adını küçültücü telafuzda bulunduklarını,kendilerine kimsenin bir şey yapamayacaklarını söylediklerini,bunun üzerine kurşuna dizmek için hepsini yere yatırdığımı ilettim.

Binbaşının emrini falan dinlemiyordum.Bunları öldürmem gerektiğini düşünüyordum.Görüntü vermişlerdi ve tim saldırıya uğraya bilirdi.

Ama ve daha sonra,asteğmenin ve binbaşının da araya girmesiyle korucuları dağdan indirmek zorunda kaldım.

Elinde her çeşit mühimmatı olan 16 asker ,3-5 tane çapulcuya yenilmiştik.
Her bakımdan hayati tehikede olan bu askerler,morali bozuk ve boynu bükük bir şekilde ( çünkü otorite sarsılmıştı ) pusuya devam ettiler.
Sabah pusudan indikten sonra sorguya alındım.Ama,gece telsizi açmayan tabur komutanı Ayhan bana haklı olduğumu,korucularla konuşulacağını ve ikaz edileceklerini söyledi.

Rizeli olan aynı zamanda sivilde müftülük yapan ,cuma namazı nedeniylede köylüye namaz kıldıran asteğmen arkadaşım ise,mimlendiğimi ve öldürüleceğimi nakletti.Köylü mimlemişti.

Çıldırmak üzereydim.Köyde bir tabur bulunmaktaydı ve Tabur komutanı tüm olanları bilmesine rağmen kayıtsız davranıyordu.İsyancı ruhum iyice palazlanıyordu.Bu olaylara neden olan,buradaki komutanların tutumları mı idi.Askerin hor görülmesi,küçük düşürülmesi,hiç bir yaşam değeri yoktu.İki üç defa saldırıya uğramış,6 şehit vermiştik.Toplam 3 askerimiz kaçırılmış,bir sirü asker de yaralanmıştı.Karşılığında,sadece bir kulak ve kan izleri görüldüğü söyleniyordu.Bir emir komuta zaafiyeti, bir haksızlık vardı ve bu haksızlığı ben kabullenemezdim.
Başlıkta sözünü yazdığım Nietsche\'nin \'\' bölüşülen haksızlık yarım haktır ve buna katlanabilen,kendisi yüklenmeli haksızlığı \'\' sözünü hatırladım.
Utandım.

                                                                                                                                                        15.10.1992 Andaç

          ASKER GÜNLÜĞÜ ( 2 )


\'\' Dünya umutlarla dolu,ama,bu bizim için geçerli değil \'\'
( Kafka )


Önceki gün,şimdiye kadar ki görevlerin en sıkıntılı , zor ve streslilerinden birini yaşadık.
Sabah başlayan yağmurla birlikte,timi ve soğuğu da yanıma alarak keşif - gözetleme için yola çıktım.Hava yağmurlu olmasına rağmen intikal sırasında fazla üşümedik.
Gün aydınlığının,yerini,karanlık canavara terk etmesi,yağmur ve ayazın bir olup,çevreye hakim olmasıyla,yine,uzun süreceği anlaşılan gecede,oldukça zor anlar yaşayacağımız anlaşılıyordu.

Geceyi geçirecek en uygun yer olarak,kışın hayvanların konakladığı,küçük türdaşlarının cirit attığı mağaralardan birini seçtik.

Güvenlik açısından,bütün timin mağaranın içine grmesi söz konusu değildi.Bu nedenle de,asker için kapalı bir yerde nöbet tutmak ve pusu atmak ile açık bir yerde pusu atmak fazla bir şey ifade etmiyordu.

Mağaranın bütün çevresiyle,hakim tepe olan bu yerden, çevrenin en iyi görülecek yerlerine askerleri yerleştirdim.

Ben de,mağaranın içine geçerek,bir ateş yaktırıp,yanımızda getirdiğimiz çaydanlıkla çay demlettirdim.Amaç;gece boyunca,( 14-15 saat sürüyor ) ,gözünü kırpmadan ,fazla kımıldayamadan oldukları yerde ,soğuk ve yağan yağmur altında pusuda terörist bekleyen askere sırasıyla çay ve sigara içirerek,soğuktan donan ellerini az da olsa ısıtmalarını sağlamak,moral vermekti.


Demlenen çaydan,bir bardak ta ben içtikten sonra düşüncelere daldım.

-------- 1975 -76 Yıllarıydı;babam daha o amansız hastalığa yakalanmamıştı.Mevsim sonbahardı.Hava yağmurlu ve soğuktu.Ayağımda naylon kilitleli ayakkabılarla orta birinci sınıfa gidiyordum.Bu arada Kuran\'ı kerim öğreniyordum.Babam okuduğum ve öğrendiğim her sayfa için 50 kuruş veriyordu.Hatmedip bitirdiğimde ise bana sinekkaydı bir elbise alacağına söz vermişti.

Ben de,tabii ki, o günü sabırsızlıkla bekliyordum.

Kısa sürede Kuran\'ı kerimi hatmetmiştim.Babam da, söz verdiği gibi,Ankara Ulus\'ta itfaiye meydanında bulunan Terzi Erdal\'a götürüp ölçü aldırdı.Ardından,yine,Ulustaki Sümerbank Mağazasına götürüp bir çift bot aldı.O kadar mutlu ve sevinçliydim ki,ayakkabım aşınmasın diye bir hafta boyunca yürürken yerlere korkarak basmıştım. \'\'

Çok küçük yaşta kaybetmeme rağmen,babamı çok özlüyorum,neden bilmiyorum.Bu sıralarda, İsmini hatırlamadığım filozofun,\'\' Babanın gizlediği şey oğulda açığa çıkar;babanın açıklanmış sırrını buldum oğulda sık sık \'\' cümlereriyle uğraşıp duruyorum.---------


Birden toparlandım.Çünkü,dışarıda görüş mesafesi sıfır dı.Bu durumda,kayalıkların ardında,oldukça yüksek yerlerde pusuda bekleyen askerin,elinde ışık olmadan mağaranın içine girip çay içmesi de pek öyle kolay olmuyordu.Ancak bir kaç kişi bundan yararlanabiliyordu.Asker dışarda,soğuğun ve yağmurun altında iliklerine kadar ıslanarak beklerken,benim,burada sıcacık yerde oturup çay içmem fazlasıyla dokundu.

Dışarı çıktım.Ben de onlarla birlikte beklemeye başladım.Gecenin ilerleyen saatlerinde,mevsimin ilk karı da üzerimize yağmaya başladı.Soğuk,yağmur,kar derken bir de buna, çok sert bir rüzgar eklendi.

Bu arada,telsiz ile gelen anonsla da,taburun bulunduğu yerdeki,yattığımız barakanın çatısının uçtuğunu ve yataklarımızın tamamen ıslandığını öğrendik.Kar ve ayazla başbaşa kalmıştık.Gece kablumbağa gibi ilerliyordu ve zamanın bu hareketi oldukça yıpratıcıydı.

Yine, çok zor geçen bir gece pususundan sonra,günün ilk ışıklarıyla ,soğuktan neredeyse donmuş olan askerlerle birlikte taburun bulunduğu yere intikal ettik.Bunca soğuktan sonra,sıcak yatağımızda yatıp dinlenme hayallerimiz de suya düşmüştü.

Barakanın çatısı uçmuş,yataklarımız ıslanmış,her taraf berbat bir haldeydi.

Jandarmanın barakasına sığınarak,yataklarımızı oraya taşıdık.

Yanan sobanın karşısına geçtim.Bir sigara yaktım.Çayımı yudumluyorum ve düşünüyorum.
\'\' Yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa, buna kimse dayanamaz.\'\'

                                                                                                                                                     Uludere - Andaç

 

TURETSKİY GAMBİT ( TÜRK AJAN )


Yağmur çok arsızlaştı.Uyuyamadım.Kamaradan da çıkamıyorum.Her ne kadar, güvertenin üstü tente ile kapalı olsa da rahatsız ediyor.

Sanırım,gece geç saatlerde izlediğim filmin etkisi de olabilir.

İnternette dolaşırken,bir Rus sitesi\'ne girdim.Burada, tüm dünyadaki yeni ve güncel filmleri \'\' onlayn \'\'olarak izleme imkanı var.
Birinci sırada, \'\' Türk yapımı Nefes \'\' filmini gördüm ve izledim.Enteresan bir durum,Ruslar bu filmi ilk sıraya almışlar .Bu film ile ilgili Rusların ( film yazarlarının ) yorumlarını, belki başka bir zaman yazacağım.

Benim asıl dikkatimi çeken,yine, Rusların yaptığı \'\' Turetskiy Gambit \'\' Türkçeye çevrimi , \'\' Türk Ajan \'\' filmi idi.

Bu film,yapıldığı sırada,yani birkaç yıl önce ciddi bir gişe hasılatı yapmış.

Yıl 1877 Ünlü Osmanlı - Rus harbinin olduğu yıllar.

Ve akabini,Büyüklerimiz bize Doksanüç harbi diye de anlatır.

Ama ,asıl göç 1877 harbinden sonra olmuştur.

Film,savaş ile birlikte bir aşk hikayesini anlatıyor.Osmanlı ,yani,Türklerle ilgili hiç bir aşağılama ve kötüleme yok.Osman Paşa göklere çıkarılıyor.Filmin,can alıcı noktası ise,bir ajan yüzünden bunca insanın boş yere öldüğü şeklinde biçimleniyor.

Düşünüyorum da,Osman Paşayı kim unutabilir ki,\'\' Şanı Büyük Osman Paşa plevneden çıkmam diyor.\'\' )hepimiz bu şiirlerle bu marşlarla büyümedik mi?

\'\' Bu savaş \'\'güzel bir aşk hikayesi ile Türkleri de üzmeden,hatta onore edecek şekilde filme alınmış.

Doğrusunu isterseniz,beni gerçekten hüzünlendirdi.İki açıdan;

Birincisi;
İşte bu savaştan hemen sonra,savaş mağduru,yerlerinden ve topraklarından olmuş,aç susuz,kocasız eşler ve babasız çocuklar,yaşlılar,bir sürü insan Osmanlı yönetimi tarafından Anadolunun belirlenen yerlerine yerleştirilmiştir.İlçemiz Tomarza\'ya da, ( Osmanlı tabiyetinde ermeniler çoğunluk olarak yaşamakta iken) ya da, dahi, ezici çoğunluk Ermenilerdeyken.Yapılan düzenlemelerle buralara zorunlu yerleştirmeler sağlanmış,bundan sonrada, yavaş yavaş Tomarza ve çevre köylerde türk hakimiyeti sağlanmıştır.

Bizim köyümüz ve çevre köylerin büyük çoğunluğu da bu savaştan sonra oluşmaya başlamıştır,başladı.
.
Esnaf ve zanaatkarlığı da,Tomarza\'daki ermenilerden öğrendiğimiz rivyet edilir.Doğrudur.

İkincisi ise;
tarihte acı bir göç hikayesinin başlamasına neden olan ,bu savaşın ünlü komutanı.

Marşlarını dilimizden düşürmediğimiz \'\' Gazi Osman Paşa \'\'yı resmi tarihin dışına çıkaramayışımız.

Adına bir film bile yapamayışımız.Ama, işimize geldiği gibi,seçimlerde,politikanın her biriminde acımasızca kullanışımız.

Şimdi,tabii,buradan şöylede geçiyor insanın aklından.

Tomarza ve Bostanlık dahil, yöre köylerinin çocuk ,genç ve yetişkinlerinin,nasıl,anasını babasını,atasını biliyor ise,tarihini de bilmesi, sayfaları şöyle bir karıştırması,nasıl olur,kötü mü olur, gerçekten?

En azından bilen büyüklerin anlatması gerekir.Ki,büyüklüklerini bilelim.

Yoksa,yaşamlarıyla yanlış olan büyüklerin ,ölümleriyle doğru olmalarının düşünülmesini bizden beklemek,pek de akılkarı olmaz sanırım.

                                                                                                                                                 12.02.2010 Kemer Limanı
 

 EDEBİYAT, ŞİİR, FELSEFE , KAVGALAR VE KISA BİR BEN TARİHİ


Büyük birader o zamanlar köyümüzde öğretmendi.Hukuk fakültesi\'nde okur,bitirme sınavları için Ankara\'ya gelirdi.Bu da 10 - 15 gün sürerdi.

Elinde bavulu ve kitaplarıyla,fakirhanemize gelir,tüm kardeşlerimiz çok sevinirdik.

Çok geçmeden,diğer büyük biraderle siyasi tartışmaya girer ,soluğu hep Ankara Ulusta bulunan otellerden birinde alırdı.Bu her sınav dönemi böyle devam edip giderdi.

Kitaplarla tanışmam ise, yine , 10 yaşları civarında Büyük biraderlerden birinin eve getirdiği çuval dolusu kitaplarla başlamıştı.Ağabeyim,sıvacılık yapıyor,aynı dönemde yüksek okula gidiyor ve ülkedeki olaylara da duyarsız kalmıyordu.

Haliyle ben de gelen kitapları okumaya başlamıştım.Hiç unutmam Oğuz Özdeş adlı yazarla başlamıştım.Tüm kitaplarını okumuş,sonra yavaş yavaş siyasilere başlamıştım.

Sevin Çokum,Şule Yüksel Şenler,Tarık Buğra,Hekimoğlu İsmail,Emine Işınsu.Derken,Ağabeyimin Gürsel isminde bir arkadaşı vardı.Annem ve babam garip bir adam gibi görürdü.Tıp fakültesini kazanmıştı. Manyak bir babası vardı,kız kardeşine ve annesine şiddet uyguladığında bize gelir ve bizde ders çalışırdı.

Bu arada kuranı kerimi de hatmetmiş idim.( 1.kez)
Gürsel,
Bir gün bana bir kitap getirdi.Yazarı Dostoyovski idi.Kitabın adı \'\' ezilenler \'.okudum.Sonrası geldi.Suç ve Ceza,Karamazof kardeşler,kumarbaz,Yer altında bir..vs.derken,çarpılmıştım.Uzun süre raskolnikof ile birlikte uyudum.

İyice kafam karışmıştı.Ortaokul öğretmenimin tavsiyesi ile de Ahmet Hamdi Tanpınar ile tanışmıştım.Zaten daha önce huzur adlı romanını okumuştum.Oğuz Atay,tutunamayanlar derken iyice gerilmiştim.

Babam öldü.
Yaşım,on iki on üç idi.Ama artık arkadaşlarımla buluşmuyor,evdeki kitapları okumakla zaman geçiriyor idim.
Sonra siyasi olaylar,hapis yılları,Adıyaman,menzil tarikat........................

Ve ihtilal oldu. Ağabeyimin arkadaşı Gürsel yüksek dozda ilaç alarak intihar etti.
Bir başka ağabeyim hapse girdi.
Ve ağrı cezaevinden kitap istedi.Listedeki kitapları önce ben okuyup sonra o na götürürdüm.
Bir sürü solcu yazarlarla birlikte,hemşerimiz Latife Tekin ile tanıştım.İlk romanı \'\' sevgili arsız ölüm \'\'dü galiba.
O da beni çok etkilemişti.Bizim gibi on ,oniki kardeşli aileden,amele,çırak,yağlı boyacı vb.geliyordu.Sanırım, şimdi bodrum taraflarında çevrecilik vb.işlerle uğraşıyor.Ta bii ki yazı da yazıyor.

Seksen ihtilali ile beklediğim tüm umutlar yitmiş,bir gün uğruna hiç çekinmeden canımı verebileceğim ideolojim iflas etmişti ( bana göre )
Bu kez,fakülte yılları başlamıştı.Bu yılların çoğunluğu meyhanelerde geçmişti.Geceleri çalışır,gündüzleri fakültenin yanıbaşındaki \'\' nazar \'\' birahanesinde içerdik.Ama,boş içmezdik.Mezemiz artık,edebiyat ve şiir olmuştu.Bu arada,çalıştığım yerde de dernek başkalığı yapıyor aylık bir dergi de çıkarıyor idim.

Ben tabiikii Arif Nihat Asya\'dan başlar ,Necip Fazıl Derken,İsmet Özel,Sezai Karakoç .Basar giderdim.
Aramıza çok insanlar girerdi,solcusu,komünisti,akıncısı.Kimisi çay içer gider,kimisi de \'\' içerdi\'\'

Masamıza,sevgili rahmetli hocam iktisat kürsüsü başkanı Ahmet Gökdere,felsefeci Oruç Oruoba vb.de katıldıktan sonra işler felsefe iktisat derken hayli karıştı.Büyük kavgalar olmaya başlamıştı.

Ahmet Hoca,ısrarla ( Hukuk Fakültesi İktisat Kürsüsü Başkanı )asistanı olmamı istiyordu.Bu nedenle de beni Atlıspor kulübü,tenis kulübü vs.üye yaptırarak tüm akademisyenlerle tanıştırdı.Ben ise başka bir şey istiyordum.Onların akademi adındaki klüp toplantıları beni sıkıyordu.Davet sırası bana geldiğinde,ben ısrarla Ankara ulus\'taki Salaş barlarda ağırlıyordum onları.

İlk kavgamız da böyle başladı Ahmet hocayla,sonra Kızılay\'da Sakarya caddesi\'nde bir barda Ahmet Telli\'ye,kafa atmıştım.Şiirlerinin beş para etmediğini söyleyerek.O sıralarda Ankara\'da bulunan Ataol Behramoğlu\'yu aramışlar( Tellinin arkadaşıydı ) kavgayı ayırmak için.Bu kez kavga bitmiş,sabaha karşı saat beş sıralarında ekmek fırınından aldığımız sıcak ekmekle işkembeciye gitmiştik.Bu kez de,orda, niye ekmekle geldiniz kavgası olmuştu.

Şimdi sanırım Silivride.Evlendi gitti.Her halde yine at koşturup şiir yazıyordur.

Sıra Rusya\'ya gelmiş idi.Kim di bu Aleksandr Blok,devrim yıllarında daha 18 yaşındayken yazdığı şiir kitabı 300.000 adet baskı yapmıştı.Görmem bilmem lazım dı.Ve de kimdi bu Mayakovski,Yesenin,Dostoyevski,Tolstoy.Yerlerinde görmem gerekiyor du.
Ve Tabii ki,Nazım Hikmet.Gittim gördüm.

Moskova\'da bir sanatçıyla tanıştırdılar.Onların Ahmet Kaya\'sı aynı zamanda doktor.
O zamanlar Çeçen Lideri Şamil Basayev öldürülmüştü.İçilen votkanın ardından buna da yumruk atmıştım.Neden bilmiyorum.

Çok sonra, kargodan bir paket geldi.Bu sanatçı bir albüm yapmış bana göndermişti.Albümün adı \'\' Adinokiy Volk \'\' Türkçe tercümesi \'\' Yalnız Kurt \'\' Çok sevdim di.Severim.

Rus Sanatçının adı; Aleksandır Rozembaum.Dinlerim sık sık yalnız kurt\'u.Tüm rusya ve Türki Cumhuriyetlerinde iyi bilinir.Rozembaum.

İşte ve artık teknedeyim.

Şu anda,NTV de Lhasa De Sala ile ilgili bir haber var onu dinliyorum ( Lhasa Newyork doğumlu Meksikalı bir caz sanatçısı.O da 10 kardeş,Ocak ayında genç yaşta kanserden öldü)

Ben hep böyleyim işte hüzünleniyorum.Kahve yaptım,Lhasa\'nın Con toda palabra adlı parçasını dinlemeye başladım.

Sonra da,kalan biraz votkamla,Rozembaum\'un Yalnız Kurt ( Adinokiy Volk )unu dinleyeceğim.

                                                                                                                                                      12.02.2010 Kemer Limanı\'

İKİ SUÇLU VE KISA, MARJİNAL BİR GEZİNTİ


\'\' Suçluyu kazıyın,altından insan çıkar \'\'
( Faruk Erem )

Seksenli yıllardı.Ankara Sanat Tiyatro\'sunda bir oyun sergileniyordu.Hiç unutmam,oyun üç perde idi.Oyuncuların da, müthiş performansı ile,izleyen herkesi yürekten sarsılıyordu.

Oyun,Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden ,ceza hukukçusu rahmetli Faruk Erem\'in \'\' Bir Ceza Avukatının anıları \'\' adlı eserinden uyarlanmıştı.
 

Oyunun ana teması, üç ayrı suçtan yola çıkarak,kısaca,her ne sebeple olursa olsun,suç işlemiş insanları incelediğimizde,açtığımızda,yonttuğumuzda ve onlarla empati kurduğumuzda hepsinin içinde aslında iyi bir insanın bulunuyor olması olgusu idi.Yeterki,iyi bir perspektiften bakalım.

Bir televizyon kanalında haber izlediğim sırada; Fatih Aksoy isimli,televizyonlarda popüler programlar hazırlayan bir yapımcı eleştiriliyordu.( proğram konukları tarafından )

Konu ise, Metmet Ali Ağca idi.Adı geçen yapımcı,hapisten çıkan Ağca\'yı,yine,bu proğramlardan birine çıkara bilirim ve büyük bir reytin alabilirim gibi bir düşünce ortaya atmıştı.

Tabii,medya boş durur mu. Manşetlere taşıyacak haber olmadığı sıralarda \'\' bir haberi canlı tutmak istiyorsanız,üzerine sürekli eklemeler yapmalısınız \'\' düsturu ile birlikte bir hafta bu konuyu tartıştılar.Tartışıyorlar.

Yapımcı, bana göre makul konuşuyor idi.Tartışılan suçlu, otuz yıl hapis yatmış,cezasını tamamlamış ve çıkmıştı.Artık o da insan gibi yaşamalıydı.Hakkıydı.

Ama,kim dinler ki;Mahkemelerin otuz yıldır netice alamadığı yargılamayı bir çırpıda yaptılar ve\'\' bu adam Abdi İpekçi\'nin katili dir, öyleyse, cezasını ömür boyu çekmelidir. \'\' Bir katil asla ve asla,halka masum ve sevimli gösterilemezdi.( Aslında doğru )

Güldüm tabii.İnsan ister istemez düşünüyor.Yetmişli yıllar idi.Sinema artisti Yılmaz Güney,kariyerinin zirvesindeydi.Bir gün restoranda yemek yerken,sudan bir sebeple belinden çıkardığı silah ile bir hukuk adamını, alnının ortasından vurarak öldürmüştü.

Bunun, Ceza Hukuku\'nda karşılığı adi bir suç idi.Yargılan dı mahkum oldu.

Çok kısa bir süre yattıktan sonra,bir tekne ile Romanya üzerinden Avrupa\'ya kaçtı.Kaçırıldı.
Burada da çok da güzel filmler yaptı.Bir kaç küçük çapta kitaplar yazdı.Yani,bir kanun kaçağı güzel güzel yaşıyordu.

Bir gün öldü.

Ülkede kahraman ilan edildi.Adına vakıflar kuruldu.Anma geceleri düzenlendi.Düzenleniyor.Adı geçen yayın organları, onunla ilgili haberleri sunarken hala timsah göz yaşları döküyor.
Ama,adam suçlu.Hapisten kaçmış,kanun kaçağı.Üstelik suçu siyasi falan değil.Adi.

Bir tarafta, gencecik yaşta ( kandırılmış veya değil ) katil olmuş ve otuz yıl hapiste yatmış bir adam.Diğer tarafta,Orta yaşlarda,ne yaptığının bilincinde,bilerek ve tasarlayarak sırf keyif için adam öldürmüş başka bir adam.

İkisinde de maktüllerin aileleri var.Tabii ki perişan.

İki olay karşısında takınılan farklı tutum ve kamu oyu vicdanları....! tamamen farklı.

Bu bizim için hiç yabancı kavramlar değil.

Hemen kısa bir tarihi yolculuk yapalım.

Hangi eli kanlı padişahlardan başlayalım?

Sultan 3.Mehmet,tahta çıktığı gün 19 kardeşini boğdurdu.Kendi sonu yaklaşırken evlat katili de oldu.
Celali isyanlarının bastırılması ve kendisinin ordunun başına serdar olarak tayin edilmesini isteyen 21 yaşındaki Şehzade Mahmut\'u ( kendi geleceğinden endişe ederek) bir gece sabaha karşı tan ağarırken üstünde geceliği ile boğdurdu..

İkinci Beyzazıt inzivaya çekilip,19 yaşındaki oğlunu,Selim\'i padişah nasbedince,genç Selim\'in ilk yaptığı iş; kardeşi Şehzade Ahmet ile yaşları 7 ile 20 arasında değişen 5 yetim yiğenini öldürtmek oldu.Sonra da, kentten uzaklaşıp,kıra çıkıp, kıydığı canlar için ağlamıştı.

Yine,resmi tarih kitaplarında; babası Beyazıt\'ın ömrünün geri kalan kısmını geçirmek üzere \'\' Dimetoka\'\'ya giderden, Edirne yakınlarında öldüğü söylense de : Tarihçilerin önemli bir kısmı zehir içirterek öldürttüğü konusunda birleşir.

Beyazıt\'ın son sözü ise; \'\' oğul,kılıcın keskin ,ama, ömrün kısa olsun \'\' dur.Nitekim,Selim de Kırklı yaşlarında Edirne yakınlarında öldü.
Çaldıran Savaşı sırasın da ,yorgun düşen askerin geri dönmek istediğini söyleyen,has veziri hemdem Paşanın bile,
anında kellsesini almıştı.

O zamanki devlet ileri gelenlerinin ve hala,bile, şimdi, devlet kademesinde ki bürokratların birbirlerine beddu etmek istedikleri zaman ,\'\' Sultan Selim\'e vezir olasın \'\' demeleri bu yüzdendir.

İşte o tebaamız,halkımız , yapılanlardan dolayı Sultanlarının isimlerine bir de \'\' yavuz \'\' eki ekledi.

Bu katliamları yapan selim,diğerlerinin yaptıüı gibi, bir de, şiir yazmaya başladı.Sanki o katliamları bunlar yapmamıştı.İçlerindeki iyi ben harekete geçmişti.
Ne diyordu Selim;
\'\' Herkes miyan-ı Gülşen çid u men - i rind
Har-ı firak çinem ez küşe vü kenarı \'\'
( Herkes gül bahçesinde gül topladı,ben se kenarda ,köşede ayrılık dikenini topluyorum )

İşte.Taht uğruna,kardeş,ana ,baba,yeğen amca demeden acımasızka katleden,ahu gözlü hoş delikanlılar için şiirler de dizen ünlü padişah Yavuz Sultan Selim bunları yazıyordu.

Bir tarafta,eli kanlı bir katil.Bir tarafta \'\' Bir servi boyluyu anıp,akarsu kenarında oturan benim. \'\' diyen umutsuz bir aşık.

Bu kısa yolculuktan sonra,bir defa,ama bir defa daha düşünmemiz gerekiyor.
Kim suçlu.
Kim ne kadar insan.
Hangi suçluyu kim,nerelere getiyor?
Biz değil mi,biz.

Beynimizde yaptığımız masturbasyon sonucu ortaya çıkan,bu genlerimizden kurtulamadan,suçluyu kazıyıp ,içindeki insanı görebilmemiz pek de mümkün gibi görünmüyor.

Zira,herkesin suçlusu ve meleği peşinen belirlenmiş durumda.                                                                14.02.2010
 

 

 ASKER GÜNLÜĞÜ ( İSTANBUL GÜNLERİ )


İzmit Ömerli civarlarındayız.

Güneydoğu için İki bölüğe özel eğitim veriliyor.
Bir ay daha buradayız ve sonra kura çekilecek.
Her hafta sonu, bir bölüğe; Cumartesi gününden Pazar akşamına kadar izin veriliyor.
İzin sırası bizim bölüğe geldi.Konvoy ile Tuzla'ya hareket ettik.

İntikalden sonra, resmi elbiselerle salındık.
Önce, bu elbiseleri bir yerlerde değiştirmem gerekiyor.
Bir çay bahçesinin lavabosunda sivillerimi giydim.
Sonra,Tuzla - Haydar paşa hattı banliyösüne bir bilet aldım.


Kadıköy'de, eski Çiçek Pasajının karşısında ki kitapçılarda, biraz gezindikten sonra,Kız kulesinin kültür ve sanat müzesi olması için çalışmalarını gazetelerden takip ettiğim Sunay Akın'ın kaza süsü adlı şiir kitabıyla,Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna yolculuk ve biraz hafif olsun diye,mektuplardan oluşan bir kitap aldım.
Tesadüf bu ya,Sunay Akın'ın amcasının oğlu Gürkan'da koğuş arkadaşım.

Biraz gezinip,aldıklarıma göz gezdirdikten sonra,'' akşam kafayı demlemek'' , niyetim.
Beyoğlu'nda bir pastaneye oturdum ve kahve söyledim.
Kahvemi yudumlarken,bir yandan da çevredekileri takip ediyorum.Bir kaç kişiyi tanıdım.
Göz göze geldik,başımı eğdim ve aynı şekilde hafif bir tebessüm ile karşılığını aldım.
Kitabını aldığım Madam De Sevigne , 1626 yılında Paris'te doğmuş.Tüm üyeleri aristokrat olan bir aileden geliyormuş.Markizi Henri isimli biriyle evlenince de Markiz olmuş.

Sevigne'nin mektupları,sonradan edebiyatın bir konusu haline gelen ,mektup edebiyatının önemli bir örneği kabul edilmiş.Racine ve Moliere gibi ünlü Fransız yazarlar aynı türde eserler vermişler.
Tabii, ne alakası var diye düşünebilirsiniz.
Şu an oturduğum ve kahve içtiğim yerle ilgili.
Ayrıca, ilginç betimlemeleri de var.
İçtiği kahve hakkında '' bu içecek,Türkler gibi siyah ve sert '' diye yazıyor.
Kızına yazdığı mektuplarda çok ilginç tahlillerde de bulunuyor ;

Devrin Fransız Kralı için,'' esmer ve aynı zamanda,Parisli bir kadın kadar süslü.Gel görelim,bir Türk olmaya çalışıyor.Ağır başlı ve cesur bir adammış gibi konuşuyor '' diye yazdıktan sonra;
Hollandalılar için korsan,ingilizler için iktidarsız ve eşcinsel,Almanlar için domuz diyen Sevigne,dönemin güçlü imparatorluğu Osmanlılar'ı yüceltiyor.

Çikolatayı çok seven,adeta bir çikolata bağımlısı olan Madame De Sevigne'nin adı, yıllar sonra ünlü bir çikolata markası oluyor.
Çikolatayı Türkiye'ye getirip satanların,Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde açtıkları yer kısa zamanda şair,yazar ve ünlülerin göz bebeği, uğrak yeri haline geliyor.

Pastanenin ismi ise,Sevigne'nin adından ötürü MARKİZ oluyor.


Ne gariptir ki,çiçek hastalığından 1679 da ölüyor.Oysa 1679 da İstanbul'da ilk başarılı çiçek aşısı yapılmış.
Türklerin yanına gitseydi,çiçek hastalığına yakalanmazdı diye çok konuşulmuş.

Kahvem bitti ama,pek de acı ve sert değildi.
''Haydi Abbas vakit tamam,
Akşam diyordun işte oldu akşam''


Dizelerini mırıldanıyorum.
İyi kötü efkar dağıttığım Galata köprüsü de artık yandı.Ben de,Nevii Zade'deki çilingir sofralarını ziyaret için yola koyuluyorum.


Kimbilir ve tabii ki,bu sözlerin sahibi Cahit Sıtkı Tarancı ve '' garipler'' i de, orada yad edeceğim.

                                                                                                                         27.06.1992  Markiz Pastanesi,Beyoğlu

 


BİR SAYFALIK GÖÇ TARİHİ

Yıl 1972
Tepede, akşam saatlerinde bir hareketlilik, herkes sığırın dönmesini beklerdi.
Bu arada gençler,kılıç kında.
Olgunlaşmış kabakları koparıp,içini oyup gezdiğimiz günler.Yaş,07.
Irmakta yüzüyoruz.
Suyun kenarındaki,çamurları değnekle oyuyor,değnek kalınlığında delikler açıyoruz.
Üzerine abanıp,başlıyoruz kerkinmeye.
Birileri bağırıyor.
'' Benimki geldi.Benimki geldi.''
Kıskandım.
Çok uğraşmıştım,ama,benden bir şey gelmemişti.

Eve döndüm.
Artık her şey toparlanıyordu.Babam kararını vermişti.Yaşamımızın kalan bölümünü Ankara'da devam ettirecektik.
Göçe iki gün vardı.
Tepeden aşağıya doğru koşmaya başladım.
Her yer şemşamer ile kaplıydı.
Küçücük bedenimle aralarından geçtikten sonra,o nu gördüm.
Bana hiç yüz vermedi.Vermez di de zaten.
'' Biz göçüyoruz '' dedim.
Elimi tuttu.
Babasını gördüm.Yanağına bir öpücük kondurup kaçtım.

Sabah ezanı, artık babamsız olacaktı her halde.Hep bana söylerdi ; '' bu .......... hiç aidat ödemiyor ''diye.
Bir kamyon,içinde yatak yorgan ile birlikte bir inek ve tavuklar ve tabiiki biz.
Ankara ne idi ki,biz neden göçüyorduk...!

Güzel bir ev ile karşılaştık.Evin yanı başında bir de ahır vardı.
Rahmetli ağabeyim.Toprağı bol olsun.
Babasını bildiği için,ineğin ve tavukların da yaşayabileceği bir de ahır konumunda yer yapmıştı.

Sevgili babam,hemen okula yazdırdı beni.Yahyalar İlkokulu.Bir yanımızda tavukların olduğu kümes,bir yanımızda sınıflarımız.
Kendisi de hemen caminin yolunu tuttu.
Namaz kıldırdı.
Sevdi ve sevil di de.
Çok fazla paramız yoktu.Arabistan'dan getirdiği bir tıraş makinası vardı.Yağlayıp yağlayıp kafamızı kazırdı .
Kazıdı.
Tabii ki koyun tıraşı.

Yüzüm de yaralıydı.Son kez, köyümüzün okulunun iki tarafında bulunan kaydıraklarda kayarken düşmüştüm.

İlk öğretmenim Suna Şenel'di.Çok güzeldi.
Sınıfımızda,parlak ,eli,yüzü kıyafeti düzgün çocuklar vardı.
Öğretmenim,onları çok sever ve okşardı.
Ama,sınıfta,koyun tıraşlı eli yüzü yaralı ,sümüklü bir çocuk daha vardı.
Tüm problemleri o çözer,resim yapar,yerine oturur ve öğretmeninden şefkat beklerdi.
Bir kış günü,ahırımızdan ineğimiz çalındı.
Babam dört dönüyordu.
Sütünü sağıp,oğulunun kapısına kadar götürdüğü,aşağılanıp alınmadığı,buna rağmen sevip hoş gördüğü.
Saman pazarındaki tüm hayvan pazarlarını gezdi.
Aradı durdu.
Bulamadı.
İnek artık yoktu.
Yüzü sararmıştı.Bir şey yemedi içmedi.
Artık süt de yok ,köy de yok tu.
Toprağı vermişti,giden toprağın acısını hafifletmeye çalıştığı ineğimiz de gitmişti.
O da gitti.
-----------------------------------------------------------------------

Başka biri uyuyor içimizde...
Biliyoruz,onu tanıyoruz,varlığından haberdarız.Enikonu ama, onu unutmak,o yokmuş,dahası hiç var olmamış gibi davranmak,yaşamaya devam edebilmemizi kolaylaştırıyor.

Biz sertiz,acımasızız yeri geldiğinde,bir şeyleri kestirip atacak,birilerini geride bırakacak ,üzüntü duymayacak ,ağlamayacak,gerektiğinde isyan etmeden unutacak insanlar olarak yetiştirirken kendimizi;içimizde bir yer ,hani o kırılmaya ,yanılmaya,isteyerek ya da istemeyerek - kendimiz ya da başkaları tarafından - aldatılmaya açık bir yer,kırgınlıklarını bahane ederek hayata umutla bakmaktan çoktan caymış...
Saklamış kendini...

Gizlendiği o yerde kötülükler yapmayı hayal ederek ,giderek daha fazla kötüleşerek ,bu kötülüğün kendi kırılganlığına bir güç katacağını umarak varlığını sürdürmüş...

En gizli ve en kırılgan yanımız ,en kötü yanımız olmuş...

O yanımızın görülmesini hiç istemiyoruz.O bizi zayıflatıyor.Çünkü,ruhumuzu görünmesini istemediğimiz kadar inceltiyor,saydamlaştırıyor neredeyse,daha görünür kılıyor kötücül duygularımızı,düşüncelerimizi;bizi başkalarından ayıran ,bizi başkalarından daha hastalıklı kılan ne varsa ortaya döküyor...

Onun varlığıyla ilgili düşüncelerimizin biri diğerine değemiyor,düşüncelerimiz arasındaki mesafeler artıyor her defasında , o görünmesin istiyoruz,gitsin artık başka bir yere ,bizden uzağa,hatta ölsün istiyoruz...

Ama,bir yandan köreltmeyi isterken bir yandan da bileylediğimiz ,adeta zaman ve mekan koşullarına aldırmadan,dev buzulların altında donup sonsuzluğa ulaşan bir ceset gibi kımıldamayan ama varlığı hiç eksilmeyen o yanımıza da ihtiyaç duyduğumuzu biliyoruz biz...

Kimse bize bakmadığında,bütün gözler - hem üzücü hem de rahatlatıcı bir biçimde - başkalarına çevrildiğinde,açlıktan erimiş bedenlerin yanında bir kap konserve,çölün ortasında ancak rüyalarda çıkıp gelebilecek bir dondurma kutusu bulmuş gibi ,gizli gizli,kimselere belli etmeden çıkarıyoruz onu hapsettiğimiz yerden ...Ve ona dokunmaya ,onu sevmeye başlıyoruz tüm kirine rağmen ...

Ne kadar ' hastalıklı ' olduğumuzu belirleyen de ruhumuzun kötü yanına aşk duyduğumuz bu zamanların sıklığı değil mi?